medeniyetimiz - Kültür ve Medeniyet Kavramları

 
medeniyetimiz
Ana Sayfa
Ahilik
Arif Molu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi
Dede Korkut Destanları
Ders Ders Bakmayın
Diline Sahip Ol!
Ebru
Güzel Dinimiz
Geleneğin Gücü
Hat
Kişisel Gelişim
Kuş Evleri
Kültür ve Medeniyet Kavramları
=> Sağlık
=> Katran Kazanında Sterilize
=> Büyük Kartal Öldü
=> Kanuni'nin Dans Mektubu
=> Sadaka Taşları
=> Uçak Gemisi Batıran İlk İnsan
=> Süveyş Kanalı'nın mimarı kimdi?
=> Tepük
=> İnsanat Bahçeleri
=> medeniyetimiz
Lale ve Gül
Minyatür
Mizah
Müzik
Nevruz
Oğuz Kağan'ın Torunları
Osmanlı Medeniyeti
Örnek Şahsiyetler
Pardus
Problemler ve çözümleri‏
Projelerim
Sayokan , Spor ...
Sosyal Sorumluluk Projesi
Şiiristan
Tıp
Türk Birliği
Türk Piramitleri
Veli Kitabı
Güzel Siteler
Yabancı Ülkelerdeki Türk Milletvekilleri
Türk Lirası'nın simgesi
Ziyaretçi Defteri
Kemal Sunal Filmleri Özelinde Eski Türk Filmlerinin Zararları
Yerli-Milli Yazılımlar
   





 

KÜLTÜR VE MEDENİYET KAVRAMLARI
Doç.Dr. İbrahim Arslanoğlu
G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi

Kültür ve medeniyet kavramları daha önce Türkçe'de yokken Osmanlı Devleti'nin batılılaşma döneminde dilimize girmiştir. Ülkemizde ilk defa bu kavramları sosyolojik olarak ela alan ve tartışan düşünürümüz Ziya Gökalp'tır.



Kültür, dilimize iki kaynaktan gelmiştir: Fransızca'dan, Amerikanca'dan. Fransızca kültürün Türkçe karşılığı İrfân, Amerikanca kültürün karşılığı, Medeniyettir (Meriç,l986:15). Demek ki, Fransızca  kültürden  kastedilen  daha  çok  sosyologların  manevi  kültür  dedikleri  kültürdür. Amerikanca ise kültürden anlaşılan maddi kültür yani Gökalp'in deyimiyle medeniyettir.

Ziya Gökalp (1976:25), kültürle medeniyetin ayrı ayrı kavramlar olduğunu kabul eder ve kültüre hars der. Ona göre hars, milli olduğu halde medeniyet beynelmileldir. Başlangıçta her kavmin harsı vardır. Hars yükseldikçe medeniyet doğmaya başlar(Gökalp,72:1).
Sosyolog ve antropologların yüzde doksanı "medeniyet" kelimesini kullanmazlar,  "kültür" kelimesini   tercih  ederler.  Kimine  göre  bu  iki  kavram  eş  anlamlıdır,  kimine  göre farklıdır(Meriç,1986:44).
Baltacıoğlu (1972:21,357)'nâ göre   Tanzimat'tan  beri  kültürle medeniyeti,  vicdanla aklı, Türklükle Avrupalılığı birbirine karıştırdık. Sosyoloji bilimi, ayrı cinsten gerçekleri birbirinden bıçakla kesilmiş gibi ayırması gerekir. Kültür ulusal, medeniyet milletlerarasıdır.
Prof. Erol Güngör(1986:(II),  1,35)'e göre, kültür ve medeniyet ayrımı, biz Türkler için, sadece sosyolojik bir kavram  meselesi değildir;  millet hayatına nasıl bir yön vereceğimiz konusundaki isteklerimize  objektif ve ilmi destek bulma gayretleridir. Her toplumun kültürü, o toplumda  yaşayan insanların çeşitli problemlere karşı denedikleri çözüm yollarından meydana gelmiştir. Çözüm tarzlarından bazıları zamanla sabit hale gelerek, toplumun bütününe mal olur ve toplumun kültürünü oluşturur.
Doç. Nurettin Topçu (1961:196)'ya göre, kültürle medeniyeti birbirine karıştırdığımız için Batı taklitçiliğine  başladık.  Medeniyet,  insanlığın  çalışarak  ortaya  koyduğu  teknik  eserlerin bütününden  ibârettir.  Kültür  ise,  bir toplumu  kendi  tarihi  içinde  meydana  getirdiği  değer hükümlerinin bütünüdür. Bunlar ilim, sanat, ahlâk ve dine ait değerlerdir.
Batı tekniği bize asırlardan beri damla damla gelmektedir. Teknik; kültürden sızan bir usare, kültür ağacının yetiştirdiği bir meyvedir. Halbuki, bizim kendi kültürümüz tekniği yaratmadı. Onu    emanet    bohçalar   içinde   Batı'dan   aldık,   yaratmanın   zevkini   bile yaşayamadık (Topçu,1970: 1 5).
Prof Mehmet Kaplan (1983:40)'a göre Medeniyet ve kültürler, bir bütün teşkil ederler. Her medeniyet kendine has bir kültür ve sanat yaratır.
Muzaffer Ersöz (1963:4)'e göre, kültür ve medeniyet kavramlarının yeniden ele alınmaları şekil ve muhtevalarının yeniden düzenlenmesi şarttır. Ona göre, Türkiye  Cumhuriyeti'nin bu kadar yıllık  cumhuriyet olmasına  rağmen,  medeni  bir kişilik elde  edememiş olması  ve  çeşitli bocalamalar  içinde  bulunmasının  sebebi,  bu  kavramların  yeterli  şekilde  tanımlanmamış olmalarından ileri gelmektedir.
Muzaffer Ersöz (1963:13), kültür ve medeniyeti  dinamik olarak şöyle tanımlar: Medeniyet bir âmil, kültür ise sonuçtur, eserdir. Medeniyet, kültür yaratan düzendir. Bir benzetme yapılacak olursa, medeniyet bir fabrika, kültür ise imâl edilen şeylerdir. Medeniyetin başlıca niteliği yaratıcılığı, kültürün ise yaratılmış olmasıdır.
Muzaffer Ersöz, Ziya Gökâlp'in  "Garp medeniyetindenim" sözünü tenkit ederek şöyle der; Batı ve doğu medeniyetine bağlılık diye bir şey yoktur. Sâdece bir milletin hayat görüşüne göre inşâ ettiği sağlıklı ve zinde medeniyet vardır. Bunun inşâsında eski ve yeni bütün medeniyetlerle birlikte, batı medeniyetine kuvvet ve kudret bahşeden unsurlardan da faydalanmak gerekir. Bunun
İçin Gökalp gibi “Garp medeniyetindenim”, değil “Türk medeniyetindenim”, demek gerekir (a.g.e:15).
 
Muzaffer Ersöz, bu düşünceleriyle medeniyetin beynelmilel olduğu tezini reddederek, milli olduğu görüşünü benimser. Buna dayanarak da Gökalp’in “Garp medeniyetindenim”, görüşüne karşı çıkar. Çünkü gelişip olgunluğa erişmek isteyen bir medeniyet, gelip geçmiş ve yaşamakta olan bütün medeniyetlerden faydalanmalı ancak kendi orijinalliğini, yarattığı eserlerde göstermelidir. Batı medeniyetine katılmak yerine eskiden olduğu (Selçuklu ve Osmanlı) gibi medeniyetimizi yeniden yaratmak esas olmalıdır.
 
Bazı araştırmalar da kültürle medeniyeti eş anlamlı kabul etmektedirler. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:
 
İbn Haldun’a göre tarihin, sosyolojinin ve antropolojinin konusu ümrandır. İslam, medeniyet ve kültürü tek kelime ile ifade etmiştir: Ümran(Meriç, 1986:42). Şu halde İslam düşüncesinde kültür ve medeniyet ayrımı yoktur. Bunun böyle olması doğaldır, çünkü evrensel bir din olan İslamiyet, kültür ve medeniyeti evrenselliğe göre tanımlayacaktır. Zaten evrenselliğe dayanan bütün dinler ve ideolojiler evrensel kavramlar kullanacaklardır.
 
Malinowski kültürü, toplumun yarattığı teknoloji ürünleri, tüketim maddeleri, kurumlarına şekil veren ilkeleri, fikirleri, zanaati, inançları ve gelenekleri olarak tanımlar (Kültür Bakanlığı,1983:89).
 
Kafesoğlu (1984:1)’na göre kültür, bir topluluğun dünya görüşünü kadrolayan manevi değerlerle, bu manevi güçlerin faal hayata yansımasından doğan teknolojinin oluşturduğu bir “bütün”dür.
 
Gökalp’in kültür ve medeniyet ayrımından hareketle bu iki kavram üzerinde kısaca ayrı ayrı duralım.
 
Kültür  

  Kültür; sosyal antropoloji, sosyal psikoloji, tarih, sosyoloji ve etnoloji gibi sosyal bilimlerin ortak olarak ele aldıkları bir konudur. Tabii ki, bu bilimlerin her biri kültürü, kendilerini ilgilendiren yönleriyle ele almaktadırlar.


 
Kültür, ilk Amerikan sosyologları tarafından çabucak benimsenmesine karşılık, Fransa’da böyle olmamıştır. Fransa’da sosyoloji, Durkheim’in kullandığı terminolojiye sadıktır. Sosyolojinin kurucuları (Comte, Durkheim, Marx, Weber, Tönnies) bu kelimeyi kullanmamışlardır. Ayrıca iki dünya savaşı arasında sosyoloji Fransa’da sönükleşmiştir. Kültür kavramı da işte bu sıralarda ortaya çıkmıştır. Onun için kültür; Fransa’da sosyoloji ve antropoloji lugatlarında yer almaz. Buna karşılık İngilizce lugatların hemen hepsinde kültürün sosyolojik ve antropolojik manası bulunur (Meriç,1986:42).
 
Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki yıllarda Ziya Gökalp kültür sözünü kullanmak istemedi. Buna karşılık İrfan kelimesini de kullanmadı. Bunu niçin yaptı? Bilmiyoruz, kültürle aynı anlama gelen Arapça Hars’ı ele aldı ve bunu kullanmaya başladı. 1915’ten beri bu kelime kültürü karşılamaktadır. 1930’dan sonra bu kelime ile birlikte kültür kelimesi de kullanılmaya başlandı (Fındıkoğlu,1956:572).
 
Cemil Meriç (1986:9)’a göre kültür, kaypak bir kavramdır. Tahlil edemezsiniz, çünkü unsurları sonsuz. Tasvir edemezsiniz çünkü bir yerde durmaz. Manasını kelimelerle belirtmeye kalktınız mı, elinizde havayı tutmuş gibi olursunuz. Bakarsınız ki, her yerde hava var, ama avuçlarınız bomboş.
 
Kültürün tarımdan idmana, balıkçılıktan medeniyete kadar akla gelen ve gelmeyen düzinelerce manası vardır(a.g.E:9).
 
Latince bir kelime olan kültür, toprağı tarıma hazır hale getirmek anlamına gelir. Nitekim Cumhuriyet döneminde bir süre kültürü ifade etmek için ekin kelimesi kullanılmıştır. Fakat bu kelime yaygın kabul görmediği için daha sonra terkedilmiştir.
Kültür, insanı hayvandan ayıran, sadece insana has olan bir özelliktir. Kültür, insanlar tarafından paylaşılan ve gelecek kuşaklara intikal ettirilen bir semboller
 
sistemidir(Erdentuğ,l981:35). Hayvanların kültürü yoktur, bunun için ilkçağda kuş yuvasını, arı bal ve peteğini nasıl yapıyorsa bugün de aynı şekilde yapmaktadır. Oysa insan ilkçağda mağaralarda ve ağaç kovuklarında yaşarken bugün modern ve sağlıklı meskenler yapmakta ve oralarda barınmakta ve her geçen gün bunu geliştirmektedir. İşte kültür bu olsa gerektir.


Kültür kelimesinin  bizi ilgilendiren iki anlamı vardır. Kültür önce yetişme yahut büyüme manasına gelir. Kültürlü adam yetişmiş bir adamdır. Sonra bir kült olmadan kültür olmaz. Kült kelimesi ayin,  tören yahut dram şeklindeki hareketler için de kullanılabilir. Törenden yalnız dinsel tören kastedilmemelidir. Törensiz hayat anlamsız bir hayattır. Gelişmiş bir kültür; doğum, ölüm, delikanlılık ve evlenme gibi hayatın önemli olayları için törenler yapar. Bunlar için bir şey yapmazsak onlar boş ve manasız kalır. Tören yapmak ruhsal bir ihtiyaçtır. Tören sadece önemli olaylar için değil küçük günlük olaylar için de yapılır. Örneğin toplu olarak yenilen yemek veya ziyafet, tören haline sokulmuş demektir. Bu şekilde yalnızca bedenler değil, ruhlar da doyurulmuş olur(Tomlin,1959:32).


Kültür, sadece tabiatın insan eliyle işlenmesi değil, bizzat insanın ahlâki, sosyal, entellektüel, teknik istidat ve kabiliyetlerinin geliştirilmesi demektir (Abadan,1956:174). Burada ifade edilmek istenen insanın eğitimidir. İnsan, doğuştan potansiyel olarak pek çok yeteneği getirmekle birlikte uygun ortam bulamazsa, bunları ortaya çıkarmak mümkün olamaz. Şu halde kültürle eğitim arasında da çok sıkı bir ilişki bulunmaktadır.
Kültür;  dili,  mûsıkiyi,  mimâriyi,  dağı,  taşı  her  şeyden  önce  insanı  işlemek,  bunları ulaşabilecekleri en yüksek, en güzel, en ince noktaya kadar ulaştırmaktır(Kaplan,1976:67).
sosyal ilişkilerle, sosyal kurumların yapısı ve işleyişini etkilemesi bakımından sosyoloji, kültürle ilgilenmektedir. Kültürün muhtevası, daha çok tarih, sosyal antropoloji, sosyal psikoloji ve etnoloji bilimlerinin konusudur.
Nerede bir toplum hayatı varsa, orada bir kültür doğmuştur(Topçuoğlu,1975:52-1 12). Kültürle toplum  ikiz kardeş gibidir, birisi varsa mutlaka öteki de vardır. Bu ikisini birbirinden ayırmak mümkün değildir. Çünkü kültür, mutlaka bir nüfusta yaşar, onu yaşatacak bir nüfus yoksa kültür ölüdür ve eğer korunabilirse, belgelerde ve kalıntılarda yaşar.
Kültür, bir toplumu diğerinden ayırmaya yarayan, onun özelliğini temsil eden bir işâret gibidir. Onun için kültür birliği, ırk birliğinden, hudut birliğinden daha önemli bir özellik taşır(Topçuoğlu,1975:88). Bir milletin kültürü varsa o millet vardır, eğer kültür yoksa veya özünü yitirmişse o toplum kimlik değiştirir.
Kültür, bir milletin ruhudur, hayâtının iksiridir; kurtuluş ve yükselişin en büyük bir âmilidir. Ruhsuz  bir  vücut  nasıl  yaşayamazsa,  kültürü  akim   kalan  bir  millet  de  pâyidar olamaz(Saffet,1933 :3 51 ).
Tylor'a göre kültür, bilgileri, inançları, sanatı, hukuku, morali, töreleri, kişinin toplumdan edindiği bütün istidat ve alışkanlıkları içeren karmaşık bir bütündür(Soysal,1985:236) Tylor, kültür sözcüğü ile maddi kültürden çok manevi kültürü kastetmektedir.
Krober'e göre kültür, öğrenilmiş ve aktarılmış hareki reaksiyonlar ve alışkanlıklar, teknikler, fikirler, değerler ve teşvik edilen davranışların tümüdür(Başaran,1975:20).
E.W.F. Tomlin'e göre kültür, insan hayatına mâna veren, insanı yükselten kısacası, "hayatı yaşanmaya değer kılan" bir şeydir(Tomlin,l959:31).  1990'lı yıllarda Bulgar Hükümeti'nin uyguladığı etnik temizlik sonunda Türkiye'ye gelen bir Türk kadınının söyledikleri bu görüşü desteklemektedir. TRT spikerinin:"Niçin Türkiye'ye geldiniz?"  sorusuna  kadın, şöyle cevap vermişti:" Türkçe ad taşıyamadıktan, erkek çocuğumu sünnet ettiremedikten, ramazan ve kurban bayramını kutlayamadıktan sonra öleyim daha iyi."
T. S.Eliot'a göre kültür, aslında herhangi bir toplumun dininin vücut bulmuş bir şeklidir. Din kültüre muhtaç olduğu çerçeveyi temin eder ve bütün insanlığı bunalım ve ümitsizlikten kurtarır(Eliot,1981:20-27).
Eliot'un  sözlerinde  gerçek  payı  olmakla  birlikte  bunun  tamamen  doğru  olduğunu söyleyemeyiz. Her ne kadar din, kültürün oluşmasında etkili oluyorsa da din eşittir kültür diyemeyiz. Eğer böyle olsaydı, bütün Müslüman ülkelerin bir millet sayılması gerektiği gibi, aynı dine mensup batılı toplumların hepsi de bir millet kabul edilebilirdi. Ayrıca kültür farklılıkları sebebiyle her milletin dini anlaması ve yorumlaması farklıdır. Başka bir ifadeyle toplumun

kültürü, o toplumun din anlayışını etkilediği gibi, din de kültürü etkilemektedir. Bunun için Türk'ün Müslümanlığı ile Arap ve Fars'ın Müslümanlık anlayışları da birbirinden farklıdır.
Yukarıda konu edildiği gibi, din her ne kadar kültürün temel unsurlarından sayılmasa da, kültürün şekillenmesini etkilediği gibi, kültür de toplumların, dini anlayış ve yorumlamalarını etkilemektedir.
Sosyal Psikolog Prof Erol Göngör, (1986:15), sosyolojinin maddi ve manevi kültür ayrımına bağlı kalarak kültürü şöyle tanımlar:  "Kültür, bir inançlar, bilgiler, hisler ve heyecanlar bütünüdür. Yâni maddî değildir. Manevî olan kültür, uygulama halinde maddî formlara bürünür. Meselâ, dinî inançlar; câmi, namazdaki beden hareketleri dinî kıyafetler v.s. şeklinde görünür.
Yılmaz Öztuna (1977:6), ise kültürü, bir milletin hayatının maddî olmayan taraflarının toplamıdır, diye târif eder. Bir milletin sanatı, örf ve âdetlerinin, düşünce ve inançlarının, anlayış ve  davranışlarının toplamı o milletin kültürüdür. Öztuna bu tanımı ile Gökâlp'in  kültür ve medeniyet ayrımını kabul etmiş olmaktadır.
Hilmi Ziya Ülken(1948:7)'e göre kültür, milletin içinde bulunduğu medeniyet şartlarına göre yarattığı bütün dil, ilim, sanat, felsefe, örf ve âdetler ve bunların toplamıdır.
Sadi Irmak (1982:1)'a göre kültür, toplumların ortak eseridir. Halk ruhunun yaşattıklarının bilinçaltına yerleşmiş izlerinin toplamıdır. Irmak kültür sözüyle daha çok manevi kültürü anlamaktadır.
Büyük düşünürümüz Cemil Meriç kültürle ilgili şöyle düşünmektedir: "Batının kültürü var bizim ise irfanımız. İrfan, insanoğlunun has bahçesi, ayırmaz, birleştirir. Bu bahçede kinler susar, duvarlar yıkılır, anlaşmazlıklar sona erer. İrfan kendini tanımakla başlar. Kendini tanımak için ön yargıların köleliğinden kurtulmak gerekir. İrfan, nefis terbiyesi, olgunluğa açılan kapı, amelle taçlanan ilim. Kültür, irfana göre katı ve fakir. İrfan insanı insan yapan vasıfların bütünü, yani hem ilim, hem iman ve hem de edep. Batı kültürün vatanı, doğu irfanın. Ne batıyı tanıyoruz ne doğuyu en az tanıdığımız ise kendimiz. Eserlerimin kültür cildi tamamlandı bundan sonra irfanla uğraşmak istiyorum."(Meriç,1986:1 1 ).
Kültür, insan davranışlarını yönlendirir, kültür istikrarlıdır, fakat ayrıca dinamik olduğu için sürekli ve daimi bir değişim halindedir (Erdentuğ,1986:230).
Kültürün özü aynı kalmak şartıyla,başka kültürlerle ilişki kurma ve teknolojinin gelişmesi gibi sebeplerle muhtevası değişebilmektedir. Kültür değişmezse~ değişen koşullara göre toplumun ihtiyaçlarına cevap veremez hale gelir.
Bütün bu açıklamalardan sonra diyebiliriz ki; sosyolojik anlamda bir toplumun kültürü, en başta o toplumun konuşma ve yazı dili, edebiyatı, sanatı, bilimi, felsefesi, örf ve adetleri, gelenekleri, töreleri, halk inançları, alışkanlıkları, ahlak ve hukuku, değerleri, sembolleri, ekonomik anlayışı, ayin ve törenleri, müzik, resim, oyun, heykel ve mimari tarzıdır.
Medeniyet
Medeniyet Arapça bir kelime olup Medine kelimesinden türetilmiştir. Şehirlilik, hayattan tam faydalanarak, iyi ve rahat yaşama demektir (Özön,l979:3).
Türkçe'de medeniyet karşılığı olarak uygarlık kelimesi de kullanılmaktadır. Muzaffer Ersöz (1963:4)'e göre uygarlık, medenilik anlamına gelir, medeniyet değil. Daha isabetli bir kelime bulununcaya kadar medeniyet kelimesi kullanılmalıdır.
Medeniyet kelimesinin Fransızca karşılığı "Civilisation"dur. Civilisation, lugat mânasıyla şehirleşmek, şehre uymak, şehirli gibi ince zarif olmak, özel mânada bütün insanlar için lâzım olan hayat şekli demektir (Gökberk,l959:3).
Fransa'da medeniyet kelimesi ilk defa Fransız İhtilali öncesi iktisatçıları tarafından kullanılmıştır. Akademi sözlüğüne 1835'te girebilmiştir. Eski Yunan bu kelimeye sahip değildi ve bu kelime Latince'ye çevrilmek istense zor durumda kalınabilir. Kelimelerin hayatı, düşüncelerin hayatından ayrılamaz. Eski Fransızlar belki daha medeni oldukları için bu kelimeye ihtiyaç duymamışlardı. Medeniyet, Avrupa'lı milletlerin XIX. Yüzyılda ulaştığı gelişme ve yetkinliği

ifade ediyor. Medeniyet kısacası Avrupa'lı demek, bu Avrupa'nın kendi kendine verdiği bir berat(Guenon,1980:22-23 ).


İlkel kabile, üretim yapılamayan ilerideki günler için çok az tedbir alan veya almayan kabilelere denir. Medeni insanlar ise, yarınları için gerekli tedbirleri alan okur-yazarlar diye tarif edilir. İnsanlığı medeniyete götüren üç şey: konuşma, ziraat ve yazıdır(Durant,1978:22,29).
Medeniyet, milletlerin ve insanlığın gelişiminde bedevilikten kurtulup toprağa yerleşme, düzenli sosyal ilişkilere ulaşma ve tarihi değer kazanmanın maddi belirtilerini ve dış görünüşünü aksettiren bir safhadır(Abadan,1956:174).
İslam dini ortaya çıkmadan önce Araplar, medeni bir toplum değildi, kabileler halinde yaşıyor, kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyor, kadınları bir mal gibi alıp satıyorlar ve dolayısıyla kadınları insan saymıyorlardı. Bu yüzden bir adamın 70 karısı olabiliyordu. Ancak İslamiyetle Araplar kabile toplumu olmaktan çıktılar, Medine şehrine yerleşerek uygar bir toplum oldular, İslamiyet bir kabile topluluğu olan Arapları millet haline getirdi. Onun için Tarih filozofu ve sosyolojinin kurucusu olan İbn Haldun toplumları bedevi(göçebe) ve hadari(medeni) olmak üzere ikiye ayırır.
Gökâlp'e göre medeniyet, aynı mamureye dahil birçok milletlerin sosyal hayatlarının ortak bir toplamıdır. Meselâ,  Avrupalı milletler arasında ortak bir "Batı Medeniyeti" vardır. Bu medeniyetin içinde birbirinden bağımsız bir İngiliz harsı, bir Fransız harsı, bir Alman harsı v.s. vardır(Gökalp,1976:26).
Medeniyet, milletlerarası ortak değerler seviyesine yükselen anlayış, davranış ve yaşama vasıtaları bütünüdür. Bu ortak değerlerin kaynağı kültürlerdir(Kafesoğlu,84:16).
Medeniyet kelimesi, ilmi ve teknik gelişme, şehirleşme, sosyal organizasyon bakımından daha ileri aşamada bulunan toplumlar için kullanılır. Zamanımızda ise daha çok, sanayileşme, modernleşme gibi sözler tercih edilmektedir(Meriç,1986:44).
Çağdaşlaşma 20. yüzyılın toplum bilimleri ve siyaset dilinde çok sık kullanılan kavramlardan birisidir. Çağdaşlaşma, geri kalmış ülkelerin ekonomi, bilim, kültür, uygulama ve toplumsal düzen alanlarında gelişmişlik aşamasına gelme çaba ve özlemlerini anlatan toplumsal akımın adıdır. Çağdaşlaşmadan söz edebilmek için, hem maddi ve hem de manevi kültürlerin gelişmesi gerekir(Ozankaya,1979:1 ).
Her medeniyet bir değerler sistemidir. İnsan; inanan, düşünen ve tesir eden bir varlık olduğu için, bütün medeniyetlerin temelinde bir inanış, düşünce ve hareket sistemi vardır(Ülken, 1953:13). Burada maddi kültürle manevi kültürün birbiriyle olan ilişkilerine dikkat çekilmektedir. Bu iki kültür birbirini etkilemektedir. Örneğin lüks ve konfor zihniyetine sahip olan Amerikan toplumunda arabalar büyük ve içleri oldukça geniştir. Oysa tutumluluk zihniyetini taşıyan Japon toplumunda otomobiller küçüktür, hatta Japon jiplerinde nerede ise bagaj yoktur. Demek ki, bir japon'un eşyası ancak üzerindeki kâdardır, bu sebepten arabanın arkasında bir bagaja ihtiyaç duyulmamaktadır.
İlimsiz ve dinsiz bir medeniyet yoktur. İstisnasız her medeniyet bir dine dayanır.  Uzak Doğu ( Çin ) medeniyeti Konfüçyüs'e ve Budizm'e; Hint Medeniyeti Brahmanizm ve Hinduizm'e; Yunan-Roma medeniyeti politeizme;  Avrupa Medeniyeti Hıristiyanlığa; İslâm Medeniyeti İslâmlığa bütün varlık ve eserini borçludurlar(Safa,l978:115).
Ahlak da medeniyetin en önemli unsurlarından birisidir. Kendi kabilemizin ahlak ve adetlerini  kahramanca reddetmek,  gençlik  çağında  onların  göreli  olduğunu  keşfetmemiz, kafalarımızın henüz olgunlaşmadığını gösterir. Çünkü bir on yıl sonra kendi grubumuzun ahlak sisteminde bir üniversite döneminde öğrenebileceklerimizden daha çok hikmet bulunduğunu anlayabiliriz(Durant,1978:95).
Bununla birlikte medeniyetin ve şehir hayatının insanı nasıl bozduğunu İslam düşünürü İbn Haldun şöyle dile getirmiştir:" Şehir hayatında ihtiyaçlar ve talepler arttıkça pahalılık artar, devletin yıkılmaya yüz tutmaya başlamasıyla ekonomik düzen bozulur. Bunun sonucu olarak sosyal  hayat yozlaşır,  israf artar. İnsanlar böylece yasal  geçim yollarından  ihtiyaçlarını karşılayamadıkları için yasal olmayan yollara başvururlar. Yalancılık, kumar, aldatma, hırsızlık, yalan yere yemin etme, vurgunculuk, karaborsa hüküm sürer. Ahlak ve namusa aykırı kötülükleri
herkesin  gözünün  önünde  hatta  akraba  ve  yakınlarının  yanında  bile  açıkça  yapmaktan çekinmezler. Cezaya çarpılmaktan kurtulmak ve korunmak üzere çeşitli hile ve aldatma çarelerini bulma hususunda gayet usta olurlar. Çirkin işler bunlar için bir adet ve karakter haline gelmiştir. Şehir, çirkin ve kötü ahlaklı aşağı adamlarla çalkalanır.
 
Devletin terbiyesinde yetişenlerin çoğu, atalarından edep öğretilmemiş olanların hali dahi böyledir. Aynı çevrede ve bir arada yaşama bunların ahlakını da bozmuştur. İnsanlar ancak güzel ahlak ve fazilet sahibi olmaları ile birbirinden ayrılırlar. Bir kimsenin ahlakı çirkin ve pis nesnelerle kirlenirse, nesep temizliği ve atalarının iffet ve şerefleri ona fayda vermez (Kızılçelik,1994:67-68).
Eski insanlar mitolojiyi, çocukların eğitim sistemine koşmaya başladılar ve onu olgun yaşlara kadar uyguladılar. Şiir vasıtası ile de hayatın her aşamasını istedikleri şekilde disiplin altında tutacaklarına inandılar. Fakat şimdi aradan geçen uzun yıllardan sonra yazılı tarih ve şimdiki zaman felsefesi öne geçti. Felsefe bununla birlikte ancak küçük sayıda insanlara hitap eder, halbuki, şiir halka daha fazla yarar sağlar (Durant,1978:110).
Medeniyet küçük bir azınlığın ince emekleri ve lüksüdür. Oysa insanlığın esas kütleleri bir  bin  yıldan  diğer  bin  seneye  geçişlerinde  hemen  hemen  hiçbir  değişikliğe uğramazlar (Durant,1 16). Demek ki, medeniyeti yaratan az sayıda insandır, diğerleri bu nimetten sadece yararlanırlar.
Bir neslin mirasını yeniden kendisine mal edemediği toplumlarda medeniyet aniden ölür. Medeniyet hayatını eğitime borçludur (Durant,1978:141 ). Mevcut bilgi ve teknikler yeni nesillere aktarılmayıp her nesil her şeyi yeniden keşfedecek olsa o zaman hiçbir gelişme olmazdı. Şu halde kültür ve medeniyet bir birikimdir.
Herhangi bir medeniyet -günün birinde- yeryüzünden silinse bile, kurduğu binalar, yaptığı eşyalar vasıtasıyla onun bir zamanlar nasıl bir inanç, düşünce ve hareket sistemine sahip olduğunu  anlayabiliriz (Ülken,l953:13).  Bu  demektir  ki;  bir  toplumun  maddi  kültürünü inceleyerek onun manevi kültürü hakkında bir düşünceye sahip olabiliriz.
Medeniyetler, birbirinden alış-veriş yaparlar. Medeniyetlerin gücü de bu karışmadan ileri gelir. Saf kan medeniyet yoktur. Eğer olsaydı, bunlar akraba evliliklerinden doğan çocuklar gibi kafaca, bedence veya her-ikisince sakat olacaklardı (Timuçin, 1981:20).
Hiçbir medeniyet saf değildir. Hepsi birer sentezdir. Bugünkü Avrupa Medeniyeti Grek ve Latin medeniyetinin terkibidir (Safa,1 78:210).
Yunan ve Latin kültürü ile Hıristiyanlık felsefesi işlenerek, reform ve Rönesans gibi büyük   uyanışlardan  geçerek  Bugünkü  Batı  uygarlığı  doğmuştur (Kaplan,l973:9).  Batı medeniyetinin esas unsurları; ilim, onun hayata uygulanmasından ibaret olan teknik, insan haklarını teminat altına alan hukuk ve hürriyettir (Turhan,80:76).
Katıldığımız veya katılmayı hedef edindiğimiz modern Batı medeniyeti eski Yunanla başlayan, asıl 15. yüzyıldan sonra gelişen hamleleri eski medeniyetlerden farklı yeni bir yükselme hattı çizmektedir (Ülken,1953:15).
Türkler iki defa medeniyet değiştirmişlerdir.  1X ve X. asırlarda kendi istekleriyle Müslüman olmuşlar ve İslâm medeniyetine damgasını vurarak zamanın en ileri ve yerleşik devletlerini  kurmuşlardır.  18.  asırdan  itibaren  de  Türkler,  yine  kendi  istekleriyle  Batı Medeniyetine katılma çabası göstermişlerdir (Kuran,1973:22).
Osman Turan (Turan,l959:13)'a göre Türklerin İslam medeniyetine girişleri ile Avrupa medeniyetine giriş teşebbüsleri arasında benzerlik vardır. İslâm medeniyetine girerken din değiştirmişler fakat Batı medeniyetine girerken din değiştirmemişlerdir. Her ikisinde de ortak nokta milli kültürden uzaklaşmamızdır. İslâm medeniyetine Arap ve Farslar da girdiği halde, onlar milli kültürlerini korumuşlar, fakat biz terketmişiz. Batı medeniyetine girerken yine Japonlar ve Ruslar milli kültürlerini korurken biz bırakmışız
Özet olarak medeniyet veya maddi kültür, bir toplumunu eliyle ve beyniyle işleyerek geliştirdiği, her türlü maddi eşyalardır. Bunlardan akla gelebilenler; giyim ve ev eşyaları, binalar, fabrikalar, her türlü motorlu araçlar, yollar, limanlar, hava meydanları, tüneller, barajlar, silahlar, dinsel mekanlar vb. şeylerdir.

 

SONUÇ        
Kültür, insanın yaptığı ve yarattığı şeylerdir. Kültürü, maddi ve manevi olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Maddi kültür; bir toplumun kullandığı kap-kacak, giyim eşyaları, her türlü alet, teknik araçlar, makineler ve fabrikalardır. Bu daha çok Ziya Gökalp' in medeniyet dediği şeydir.
Manevi kültür ise bir toplumun en başta dili, edebiyatı, sanatı, bilimi, felsefesi, halk inançları ve halk kültürü, örf ve adetleri, ahlak kuralları, normları, düğün şekilleri, yemek yeme şekilleri vb. Bu da Ziya Gökalp'in hars dediği şeylerdir. Bu iki kültür arasında da önemli ilişkiler mevcuttur.
Manevi kültürün en başta ve en önemli unsuru dildir. Çünkü dil öteki kültür unsurlarının hepsini içerir ve aynı zamanda bunların gerek yeni nesillere ve gerekse çağımızdan yüzyıllarca sonrasına dille aktarılabilir. Ayrıca dilini kaybeden bir toplum kendisini kaybeder. Kültür emperyalizminin üzerinde durduğu en önemli kültür unsuru dildir. Dil bozulduğu, zaman Konfüçyüs'ün deyimiyle töre de hukuk da düzen de her şey bozulur.
Bilindiği gibi Kültür ve medeniyet kavramları bize batıdan ithal edilmesine rağmen ülkemizdeki kültür sorunlarını çözememiştir. Asıl sorun belki de irfanımızdan uzaklaşmış olmamızdadır. İrfan gerçek anlamda insan olmaktır. Bu insanın özelliği, Mevlana, Yunus ve Hacı Bektaş Veli gibi olgun insandır. Bu insan alandan çok veren, kendisinden çok toplumunu düşünen ve gerektiğinde toplumu için kendisini feda edebilen, maddi çıkardan çok ülkesini düşünen, kendisine kötülük yapan insana bile iyilikle karşılık verip onu sevebilen insan tipi olsa gerektir.
İnsan ilişkilerini gözden geçirdiğimizde   irfanlı insana her zamankinden daha çok ihtiyacımız olduğunu düşünüyoruz. Çünkü toplumsal pek çok sorunun çözülmesinde, insanların birbirlerini sevmeleri yeterli olabilir. Bunun gibi öğrencilerin başarılı olmaları da büyük ölçüde dersleri ve öğretmenleri sevmelerine bağlıdır. Ülkemiz irfanlı insanlar sayesinde sevgi ile kazanılmış ve bugüne kadar sevgi ile korunmuştur.

 

 

 

MEDENİYET

 

Medeniyet, kelime anlamı olarak şehir­leşmek, şehir hayaunı benimsemek anlamı­na gelir; teknik anlamda kültürün maddi ve teknik unsurlarını ifade eden bir terimdir.

Arapça "şehir" demek olan medine keli­mesinden türetilen "medeniyet", Batı dille­rindeki civilisation'a. karşılık olmak üzere, XIX. yüzyıldan itibaren dilimizde kullanıl­maktadır. Daha önce Osmanlı yazarlarının insanlığın maddi ve manevi bakımdan yük­sek refah dönemlerini anlatmak için "mede­niyet" anlamında imar, ümran ve ma'mur kelimelerini kullanmayı tercih ettikleri gö­rülür. 1890'lardan itibaren "medeniyet", bugünkü teknik özellikleri de ifade eden bir terim olarak dilimize yerleşmiş, 1940'lar-dan sonra ise yerine "uygarlık" kelimesi teklif edilmiştir. Günümüzde her iki kelime birlikte kullanılmaktadır.

Baü dillerinde "medeniyet" anlamında kullanılan civilisation kelimesi, Latince ci-vitas kelimesinden gelen İngilizce city, Fransızca çite (şehir) kelimeleri ve yine İn­gilizce civic (şehre ait), civit (nazik, kibar) kelimeleri ile akrabalık taşımaktadır. "Me­deniyet" kelimesinde de aynı durumu gör­mek mümkündür. Arapçada "medeniyet" karşılığı olarak kullanılan et-temeddün, "m, d, n," kökünden gelir, "m-d-n", şehre gelmek, bir yere yerleşmek; medine de şe­hir anlamındadır. Dolayısıyla temeddün ve­ya Türkçede kullanıldığı şekli ile "medeni­yet", şehir halkının yaşayışım benimsemek, şehirleşmek anlamına gelmektedir. Yine Arapçada, yaygın olarak medeniyet karşılı­ğında kullanılmakta olan el-hadare kelime­si ise, h,d,r. kökünden gelir ve bedevilik'in zıddı olan ve köy, kasaba, şehir gibi meskun yerleri ifade eder. Dolayısıyla el-hadare,

göçebeliği terk ederek köy, kasaba ve şehir­lere yerleşmek, şehirleşmek demektir. Ha-darı ise şehirde oturan, göçebe olmayan an­lamındadır.

Sosyal antropologlar medeniyet ve kül­tür terimlerini birbirine oldukça yakın kav­ramlar olarak ele alır ve medeniyeti bir kül­tür olgusu olarak değerlendirirler. Kültür ve medeniyet kavram lan arasındaki yakınlık, bunların birbirinden ayrılmasını güçleştir­mektedir. Gerçekten de bir milletin kültür ve medeniyetine ait unsurlar o kadar girift bir haldedir ki, bunlardan hangisinm kiHttt-re, hangisinin medeniyete ait olduğunu ayırmak güçleşmektedir. Bu durum, mede­niyet terimini tanımlamayı zorlaştıran ana sebeplerden biridir.

Aydınlanma dönemi düşünürlerine göre medeniyet kavramı toplumsal ilerleme fik­riyle, yani akliliğin (rationality) din karşı­sındaki galebesi, yerel, bölgesel adet ve ge­leneklerin çöküşü ve tabiat bölümlerinin doğusuyla kopmaz biçimde bağlantılıdır: İlerleme (medeniyet), mutlakiyetçi devle­tin gelişimi ve yerel vergi sistemlerinin,'ye­rel siyasal otonomluğun zayıflatılma» ve devletler içindeki kültürel tek biçimliliğin artışıyla da ilişkiliydi. XIX. yüzyılda ise kentsel, endüstriyel, kapitalist toplum şek­linde ilerlemeyle gelen hayal kırıklıklarının yabancılaşma ve anomiyi ürettiği görül­müştür.

Bütün bu güçlüklere rağmen, medeniye­ti "kültürün maddi ve teknik unsurları" ola­rak değerlendirenler olduğu gibi, "medeni­yet, milletler arası ortak değerler seviyesine yükselen kültür unsurlarıdır" diyenler de vardı. Alman antropologu Thurnwald ise, "medeniyet, birikmiş bir bilgi ve teknik va­sıtalara sahip olmayı ifade eder" diyor ve bunu "medeniyet, bilme ve yapabilmedir" diye formülleştiriyor.

Sosyolog R.M Mac Iver'ın tanımı da su­dun "Medeniyet, insanın, hayatı üzerinde etkili olan şartlan kontrol amacıyla sarfet-miş olduğu çabalar sonucu meydana getir­diği mekanizma ve teşkilatın bütünüdür." Ziya Gökalp ise, milli kültürü meydana ge­tiren unsurların (din, ahlak, hukuk, estetik, dil, ekonomi ve teknik, rasyonel faaliyetler) değişik milletlerin ortak hayatında aldığı şekle "medeniyet" demek suretiyle, kültürü milli, medeniyeti milletlerarası değerler bü­tünü olarak görür. Buna göre medeniyet, "milletlerarası ortak değerler seviyesine yükselen davranış ve yaşama vasıtaları bü­tünüdür" diye tanımlanmaktadır.

Bir medeniyeti meydana getiren kültür değerleri niçin, nasıl ve ne gibi şartlarda ve hangi toplumlarda ortaya çıkar? Bazı top­lumlar maddi ve manevi alanda gelişme gösterebildikleri halde, bir kısım toplum­larda böyle bir gelişme neden görülmüyor? Bu ve benzeri sorulara verilecek cevaplar, medeniyet kavramının açıklanmasında yardımcı olacaktır.

Şüphesiz bir medeniyetin doğuşunda ve yayılışında etkili olan temel unsur insandır. İnsanın biri bedeni, diğeri ruhi iki ayrı cep­hesi vardır ve her iki cephesinin ihtiyaçları­nı karşılamak zorundadır. İnsanlık tarihi boyunca yapıldığına tanık olduğumuz ev­ler, barınaklar, şehirler, kaleler, kurulan devletler, çıkarılan kanunlar, örgütlenme­ler, fikri ve felsefî akımlar, dini inanışlar... hep insanın maddi ve manevi varlığının gü­ven içinde sürdürülebilmesi hedefine yöne­liktir.

Bütün bu faaliyetleri ortaya koyabilen insan, bunları bir toplumun üyesi olarak yapmaktadır. Öyleyse, onu; yalnız başına ele almak yerine bir toplumun üyesi olarak

değerlendirmek ve insan-toplum ilişkisine dikkat etmek gerekir. Çünkü bu ilişkiler, başka bir ifadeyle toplumsal hayat olmadan kültürden, ekonomik faaliyetlerden, milli düşünce gibi şeylerden söz etmek mümkün olmaz. Bunlar olmayınca da kültürel geliş­me ve medeni inkişaftan söz edilemez.

Toplum gibi, insan hayatı ve faaliyetleri üzerinde etkili olan bir başka unsur da, coğ­rafyadır. İbn Haldun, göçebe ve yerleşik halk kültürlerini, büyük ölçüde, coğrafya­nın eseri olarak görür. Montesqiueu ve ben­zeri yazarlar coğrafyanın kültür ve medeni­yetin ortaya çıkışında önemli etkisi olduğu­na inanırlar. Gerçekten de insan hayatının dağlarda, sahillerde, çöl, orman, ılıman ik­lim veya tropik bölgelerde kazandığı farklı şekilleri görmemek mümkün değildir. Üs­telik coğrafyanın insan hayatı üzerindeki bu etkisi yalnız kültür ve medeniyetlerin doğu­şuna değil, onların değişik özelliklere sahip olmalarına da neden olmuştur. Nehir, yay­la, bataklık, takımadalar ve kara tipi mede­niyetlerde coğrafyanın etkisi açıkça hisse­dilir. Ancak, benzer coğrafi bölgelerde farklı kültür ve medeniyetlerin doğuşu, bu etkinin mutlak olmadığını gösterir.

Medeniyet tarihçilerinin üzerinde dur­dukları başka bir konu da medeniyetin kö­keni, gelişmesi ve yayılması meselesidir. Bu konuda pekçok görüş ortaya atılmış ol­makla birlikte, en önemlileri "gelişme" (ev­rim) ve "yayılma" (diffusion) teorileri ile "dini görüş/'tür.

Medeniyetlerin ortaya çıkışı ve yayılma­sı meselesinde bazı antropologlar gelişme fikrini benimsemişlerdir. Bunlara göre in­san hayatında görülen gelişme, sosyal bir gelişmedir ve sürekli olarak basitten karma­şığa (ilkelden medeniye) uzanan bir seyir takip etmiştir. Bu nedenle medeniyet, vahşet devirlerinden bugüne kadar sürekli bir ilerleme gösteren insan kültürünün eseridir. Medeni gelişme ya tek doğrultu takip etmiş (doğrusal evrim), ya aynı şartlar altında pa­ralel ilerlemeler görülmüş (paraleki evrim) veya zaman zaman duraklamaların görül­düğü bir gelişme (basamaklı evrim) olmuş­tur. Konuyu pozitivist bir yaklaşımla ele alan ve pek az tarihi belge ve arkeolojik bul­guya dayanan evrimciler, insan ruhunun birlik ve ayniliğine inandıklarından, aynı şartlarda değişik insan topluluklarının aynı medeni gelişmeyi gösterebileceklerine inanmış, fakat bu görüş büyük ölçüde eleş­tiriye uğramıştır. Eğer bu görüş doğru ol­saydı, insanlık tarihinde tek bir kültür ve medeniyetin bulunması gerekirdi. Oysa medeni gelişme tek doğrultuda olmamış, zaman zaman duraklamalar ve değişmeler göstermiştir.

Yayılma teorisini benimseyenler ise ev­rimcilerin aksine, insan ruhunun icat yerine taklide eğilim gösterdiğini, bu nedenle her­hangi bir ihtiyaca cevap verecek bir aracı başkasından almayı, onu yeniden icat etme­ye tercih ettiği temel görüşünden hareket ederler. (İnsanın bu özelliğine tbn Haldun da dikkat çekmiş, ve "taklitler teorisini" ge­liştirmiştir.) Bunlara göre medeniyetler, be­lirli şartların bulunduğu bir donemde, belli bir bölgede ve belli bir toplum tarafından ortaya çıkarılır, geliştirilir ve gelişen bu kültür ve medeniyetler oradan komşu top­lumlara ve dünyaya yayılırlar. Yayılma, su­ya atılan bir taşın oluşturduğu halkaların genişleyerek yayılması gibidir. Atın evcil­leştirilmesi, tekerleğin ve yelkenli gemile­rin icadı, madenciliğin gelişmesi yayılmayı kolaylaştıran ve hızlandıran bir unsur ol­muştur. Yalnız bir bölgede ortaya çıkan ve medeniyeti oluşturan teknoloji, sanat, din,

düşünce, örf ve adetler gibi kültür unsurları kaynaklarından uzaklaştıkça orijinallikle­rini kaybetmişlerdir. İşte böyle bir kültürel oluşum için en uygun yer Mısır'dır. Daha sonra Mezopotamya, Hindistan, Çin ve Or­ta Amerika gibi başka medeniyet merkezle­rine de dikkat çekilmiş ve buralarda görülen medeni gelişme de aynı görüş doğrultusun­da açıklanmaya çalışılmıştır. Ne var ki, gü­nümüzde bu görüş de birçok eleştiriye uğra­mış ve yıpranmıştır. Değişik bölgelerdeki kültür unsurlarında görülen benzerliklerin, eşyanın fonksiyonundan ileri gelebileceği­ni, bu benzerliklerin yayılmaya delil teşkil edemeyeceğini öne sürenler vardır. Aynca bir bölge halkının, komşularından gelecek medeniyeti, büyük bir kültür değişikliğine uğrayarak aynen alması çok zor görülmek­tedir. Yakın bölgelerdeki farklı medeni ge­lişmeler de (Mısır yazısı ile Fenike yazısı arasındaki fark gibi) bu görüşe yöneltilen eleştiriler arasındadır.

Medeniyetin kökeni ve yayılmasını va­hiy esprisine dayandıran "dini görüşle ge­lince: Genel olarak dinin kültür ve medeni­yetin oluşumunda oynadığı rol feiliifmckte-dir. Günlük hayatın herhangi bir safhasında din kadar derin etki yapan başka bir sosyal kuruma rastlamak mümkün değildir. Bu, is­ter ilkel, ister gelişmiş olsun, bütün toplum­larda böyledir. Üstelik dinin insan faaliyet­lerine etkisi, sadece Allah ile kul arasındaki ilişkilere inhisar etmemekte, aksine bütün beşeri faaliyetler bu etkiye açık bulunmak­tadır.

Kur'an'da "Allah, Adem'e bütün isimleri öğretti" (Bakara, 31) ayetiyle ilk insan olan Adem'e isimlerin öğretildiği ve bir dile sa­hip kılındığı, ona bildiklerini çocuklarına aktarması imkanının verildiği belirtiliyor. Böylece ilk insanla birlikte ilahi kaynağa bağlı ilk kültür de ortaya çıkmış olmakta­dır.

 


 

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=